Samuel Reed
Veri Dosyası
Karakter Hikayesi
Adım Samuel Reed. 21 Haziran 1998 yılında ilk nefesimi aldım, Portland’ın o sakin ama her köşesinde ayrı bir hikâye barındıran sokaklarında gençliğimi yaşadım. Çocukluğum, çoğu insanın ‘sıcak’ diye tarif edebileceği bir aile ortamında geçti. Annem çiftçilik hayatını bırakıp hızlı bir şekilde şehirli modern kadın olma konusunda çok fazla çaba harcadı ve bu çaba onu her zaman yumuşak sesli, anlayışlı bir kadın olmasına vesile oldu. Babam için aynısını söyleyemeyeceğim, şehirli hayatına başladıktan 20 yıl sonrasında dahi dışarıdan bakınca sert, hatta mesafeli bulabileceği biri olma konusunda başarısını sürdürmekte. Fakat evin içinde o sert görüntünün yerini, bizi güldürmek için elinden geleni yapan, yeri geldi mi annemin bile gözlerini yaşartan şakalar yapan bir adama bırakırdı. Ailede benden yaşça büyük Harry adında bir abim vardı. Harry hayatının ilk 16 yılını eskiden sahip olduğumuz çiftlikte yaşadı. Halihazırda lise eğitimi için yaşadığımız şehre geldiği için buraya taşındığımızda uyum konusunda zorluk yaşamadı fakat çiftlik hayatının o hareketli yapısına özlem duymaya devam etti. Bu hareketli yaşam arzusu bir noktada abimi ele geçirdi ve liseden mezun olunca orduya katılmak üzere başvuruda bulundu. Aldığı eğitimler ve gösterdiği performans sonucu 2003 yılı geldiğinde bulunduğu birlik Amerika’nın Irak’a düzenlediği operasyona katılması kararlaştırıldı, o dönemi hayal meyal hatırlamakla birlikte bunun ne olduğunu kavramakta zorluk çekiyordum. Harry’nin yokluğunda evimizde garip bir sessizlik hakimdi. Annem geceleri televizyonu sessizce açar, haberleri izlerdi. Babam ise belli etmemeye çalışırdı ama sigara paketlerinin sayısı artmıştı. Harry operasyonun ilk 41 gününde girdiği bir çatışma sırasında sol omzundan yaralanmış ve operasyondan erken ayrılması gerektiği kararlaştırılmıştı. Harry ailemize döndüğünde bambaşka bir insana dönüşmüştü. Omuzundaki yaralanmanın tamamen iyileşmeme ihtimali ve operasyon sırasında yaşadığı başarısızlık sonucunda 2 yıl sürecek bir depresyona yakalandı. Tedavinin giderek olumlu sonuçlar ortaya koymasından dolayı Harry tutunulacak yeni bir dal buldu ve aradığı hareketli yaşam için Polis akademisine başvuruda bulundu. Yaralanma anını yıllar boyu sır gibi sakladı, her konusu açıldığında konuyu farklı yere çekti. Fakat yıllar sonra Oregon’da eyalet polisliği yapmaya başladıktan kısa bir süre sonra ilk defa o anı bize anlattı “Mermi sol omzuma isabet ettikten sonra hiç ağrı hissetmedim, sadece kızgın alevleri hissettim. Silahım ellerimden kayıp yere düştü. O an bütün çatışma sessizliğe büründü, sadece zor aldığım nefes sesim ve kalbimin gürültülü atışı. Çok geçmeden bacaklarım bana ihanet etti ve gözlerimi çamur birikintisinde açtım. O sema, o iç içe geçmiş gökyüzü yerini iğrenç gri renge bırakmıştı. Ölüm beni o an kucaklayıp götürdüğünü sandım fakat kafamı çevirdiğimde beni kucaklayanın aslında medic olduğunu gördüm. İçimde garip bir rahatlık oluştu ve kendimi boşluğa bıraktım. Bilincim orada kapanmış olmalı daha sonra sıcak bir şey, metal bir şey hissettim. Gözlerimi açtığımda sedyeye bağlıydım ve helikopterin titreyen iç kısmında bir medic benle ilgileniyordu, bir şeyler diyordu fakat anlamakta zorluk çekiyordum…”. Ailemde, böyle iniş çıkışlar olsa da, benim çocukluğum güvenli bir limanda geçti diyebilirim. Okula gittiğimde öğretmenlerim, derslerde iyi bir öğrenci olduğumu söylerdi. Hiçbir zaman en parlak öğrenciydi olmadım, öyle bir niyetimde hiç olmadı. Zaten ailem de benden her zaman tek bir şey bekledi: elimden gelenin en iyisini yapmam. Onların bu tavrı, üzerimde baskı kurmadan beni hep çalışmaya yöneltti. Lise hayatım, Portland’ın her zaman nemli kokan kaldırımlarında, sabahın ilk ışıklarını karşılayan otobüs duraklarında başladı. Sınıfın en popüler çocuğu değildim ama köşede sessiz duran, kimseyle konuşmayan o çocuk da değildim. Çoğu insan benimle sohbet etmekten keyif alırdı. Belki de bunun nedeni, fazla laf kalabalığı yapmadan dinleyebilmemdi. Derslerime gösterdiğim çabalar sonucunda ortalama üstünde bir başarı çizgi elde ettim. Ne okulun gözdesi olacak kadar üstün, ne de öğretmenlerin yakasına yapışacağı kadar geride. 2016 yazında, hayatımın en uzun ve en sessiz yolculuklarından birini yaşadım. Portland’dan Los Angeles’a inen uçaktan indiğimde, içimi garip bir his kapladı. Şehir, sanki nefes almak için bile acele eden bir dev gibiydi. Her yer kalabalık, sesli ve sıcak… Ama ben, Caltech’in kapısından içeri adım attığımda, buradaki her şeyin bana bambaşka bir dünyanın kapısını açacağını biliyordum. İlk haftalar zor geçti. Portland’da ailemin evi her zaman güvenli bir limandı; yemek hazır olurdu, faturalar ödenirdi, çamaşır makinesi kendi kendine çalışmazdı. Şimdi ise bulaşık da çamaşır da benim sorumluluğumdaydı. Dersler… başka bir dünyaydı. Caltech, adını duyduğumda bile saygı duyduğum bir yerdi ama buraya geldiğimde, insanların sadece derslerde değil, hayatın her alanında benden birkaç adım önde olduklarını hissettim. İlk yıl boyunca zaman kavramım neredeyse tamamen silindi. Sabahları güneş doğmadan kalkıp, gece yarısına kadar çalışmak bazen kaçınılmaz oluyordu. Bilim, doğa ve yaşam her zaman merak ettiğim bir alandı ve burada, o merakın gerçek dünyada nasıl bir şeye dönüştüğünü görmek bana motivasyon veriyordu. Sosyal anlamda ise… Ne tam olarak dışa dönük ne de tam olarak içe kapanık biriydim. O yüzden Caltech’in yoğun temposu arasında, birkaç yakın arkadaş edinmek bana yetiyordu. Çoğu zaman kütüphanede veya laboratuvarda geçiriyordum vakitlerimi. Yine de haftada bir, kampüsün karşısındaki ufak kafede toplanıp sohbet ettiğimiz küçük bir grubumuz vardı. İşte o anlar, bana Portland’daki sakin akşamları hatırlatırdı. Maddi olarak, ailemin desteği ve Harry’nin yardımları sayesinde büyük bir sıkıntı çekmedim. Yine de yaz tatillerinde Portland’a dönüp kısa süreli işler yapmaya devam ettim. Üçüncü ve dördüncü yıl, artık tamamen alan derslerine gömülmüştüm. Fizik, bana hâlâ büyüleyici geliyordu ama aynı zamanda onun ne kadar zahmetli bir yol olduğunu da görüyordum. Mezuniyet töreninden sonra önümde upuzun, belirsiz bir yol uzanıyordu. Fizik alanında eğitimime devam etmek istiyordum. Akademik dünyada bir iz bırakmak… O zamanlar kulağa oldukça cazip geliyordu. Caltech’te edindiğim bağlantılar sayesinde birkaç araştırma projesine asistan olarak dahil oldum. İlk başlarda heyecanım yüksekti. Fakat işler kısa sürede beklediğim gibi gitmedi. Birkaç küçük deneyde ölçüm hataları yüzünden haftalarca süren çalışmalar çöpe gitti. Başka bir projede, geliştirdiğimiz teorik model, deneysel verilerle hiçbir şekilde uyuşmadı. Akademik dünyanın soğuk gerçeğiyle yüzleşmeye başladım. İlk yılın sonunda, katıldığım üç projenin üçünde de sonuçlar başarısız veya yarım kalmıştı. Bu, öz güvenimi derinden sarstı. Kafamda şu cümle dönüp duruyordu: “Ya bu benim yolum değilse?” O dönemde, laboratuvarlardan uzaklaşıp daha çok dışarıda vakit geçirmeye başladım. Küçük hafta sonu gezilerinde doğa yürüyüşleri yapıyor, kuş gözlemleriyle uğraşıyor, rastladığım bitkilerin adlarını öğreniyordum. Çocukluğumda Portland’ın çevresindeki ormanlarda geçirdiğim günler aklıma geliyor, o sakinliği özlediğimi fark ediyordum. Zamanla, bilim merakımın yönü değişmeye başladı. Kuantum formüllerinden çok, ağaç kabuklarının dokusu ilgimi çekiyordu. Deney tüplerinin başında geçirdiğim saatler yerine, bir dere kenarında sessizce oturmak daha cazip geliyordu. İşte tam bu noktada, zihnimde farklı bir fikir belirdi: dünyayı görmek, başka yerlerde ilham aramak… Kararı verdiğim gün, odamın ortasında açık duran valize bakıyordum. İçinde birkaç parça kıyafet, küçük bir not defteri, eski bir fotoğraf makinesi ve cepte yetecek kadar para… Amacım belirsizdi; tek bildiğim, başka ülkeleri görmek ve belki de kendimi bulmaktı. İlk durağım İngiltere olacaktı. Londra’ya indiğimde hava kapalıydı, hafif bir yağmur yağıyordu. Şehir, bir yandan tarih kokarken diğer yandan modern hayatın gürültüsüyle titreşiyordu. Birkaç gün boyunca müzeler, eski sokaklar ve kafeler arasında dolaştım. Bu büyü fazla uzun sürmedi; iki gün sonra bavulumu toplayıp sonraki durağa geçtim. Berlin’e ilk adım attığımda hava beklediğimden daha serindi. Tren istasyonundan çıktığımda, geniş bulvarların iki yanında yükselen gri binalar, şehrin üzerindeki ağır tarihi hissettiriyordu. Burada zaman, diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi yalnızca ilerlemiyor, aynı zamanda geçmişten taşan yükleri de taşıyordu. İlk günümü şehrin merkezini dolaşarak geçirdim. Brandenburg Kapısı’nın önünde durup fotoğraf çeken kalabalığı izlerken, bu devasa taş yapının sessizce neleri görüp geçirdiğini düşündüm. Ertesi gün Berlin Duvarı’nın kalan parçalarını görmek için yola çıktım. Graffiti ile kaplı uzun duvar şeridinde yürürken, renkli boyalar altındaki gri betonun bir zamanlar insanları nasıl ayırdığını hayal etmeye çalıştım. Şehrin parkları, özellikle Tiergarten, bana biraz nefes alma fırsatı verdi. Geniş yeşil alanlar, göletlerin etrafında dolaşan ördekler, ağaçların arasından süzülen güneş… Sessizliğe ihtiyaç duyduğumda buraya gelip bir bankta oturuyordum. Defterime, gezdiğim yerleri değil, hissettiğim eksikliği yazıyordum. “Buralar güzel, ama hâlâ bulamadığım bir şey var,” diye not düşmüştüm bir sayfaya. Berlin bana şunu öğretti: Bazen bir şehir ne kadar zengin bir tarihe, ne kadar derin bir kültüre sahip olursa olsun, eğer içinde kendi hikâyeni yazamıyorsan, o şehir yalnızca bir fon olur. Norveç’e gitme kararım da işte bu fark edişten sonra kesinleşti. Bir şehri değil, sessizliği, kalabalıklardan uzak bir köşeyi arıyordum. Norveç’e vardığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Havaalanından çıktıktan sonra otobüsle şehir merkezine değil, daha kuzeye doğru ilerledim. Burası, daha önce ayak bastığım hiçbir yere benzemiyordu. Bir süre sonra vardığım küçük yerleşim, bir kasabadan çok birkaç evin bir araya gelmiş hali gibiydi. Kiraladığım küçük ahşap ev göl kıyısına bakıyordu; kapıyı açtığımda içeride odun sobası, eski bir masa, raflarda birkaç kitap ve pencerenin önünde tek kişilik bir koltuk vardı. İlk günlerim tamamen keşifle geçti. Sabahları göl kenarında yürüyüp suyun kıyısında oturuyordum. Suyun üzerinde yavaşça süzülen sis, gün doğdukça yerini parlak bir aydınlığa bırakıyordu. Öğlenleri çevredeki patikalara girip rastgele yürüyordum; bazen bir tepeye çıkıyor, bazen kendimi bir çam ormanının derinliklerinde buluyordum. Günler geçtikçe zaman algım değişmeye başladı. Burada saatlerin hiçbir anlamı yoktu. Bazen öğle yemeğini güneş batarken yiyor, bazen sabahın erken saatlerinde göl kıyısında oturup hiçbir şey yapmadan saatler geçiriyordum. Bu boşluk, ilk başta huzur verici gelmişti. Ama bir süre sonra bu sessizliğin beni yalnızlığa, yalnızlığın da huzursuzluğa ittiğini fark ettim. Akşamları sobanın başında otururken kendi kendime sorular soruyordum: “Ne arıyorsun?” Cevap yoktu. Ne bilimsel merakım ne de doğa sevgim, bu sorunun altını doldurabiliyordu. Sadece boş bir sayfanın ortasında duran tek bir kelime gibi hissediyordum kendimi. Norveç’ten ayrıldığım gün, uçağın penceresinden son kez aşağıya baktım. İçimde tuhaf bir hafiflik ve hayal kırıklığı vardı.